Rus Toplumuna İçten Bir Bakış
13 Mart 2016

Rus Toplumuna İçten Bir Bakış
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Google plus'da paylaş Yazdır
 

Dersinizde Rus halkına özgü “mantalite” (zihniyet) hakkında konuşacaksınız. Öyle bir mantalite (zihniyet) var mı?

Mantalite diye bir olgu yoktur! Sosyolog, “mantalite” (zihniyet) kelimesini duyduğunda yüzünü buruşturur. Farklı kültürel özellikler vardır. Bunlar Rus halkında, içerden bizim tahmin ettiğimiz kadar özel değiller.

 

Genelde “mantalite” terimine nasıl bir anlam yüklemeye çalışır? Bir tür özel psikolojik profil, düşüncenin spesifik özellikleri. Ancak sosyal bilimler uzun zamandır bunu farklı etkenlere ayırmayı öğrenmiş durumda. Ve bu tkenler her toplumda farklılık göstermektedir. Hatta sadece toplumda değil, farklı toplumlara kıyasla aynı ülkede tek bir kültür içinde yaşayan farklı sosyal gruplar ve insanlar arasında bunlar daha çok farklılık gösterebiliyor.

 

En basit örnek: genç ve yaşlı insanların dünya görüşleri arasında büyük farklılık vardır ve herkes bunu anlar. Benzer şekilde, oldukça ataerkil olan Rus toplumumda birbirinden farklı olarak yetiştirilen erkekler ve kadınlar için de geçerli. Sosyal anketlerde aynı soruya kadınlar ve erkekler tarafından verilen cevaplar arasındaki farklılık, farklı iki millet olan Ruslar ve Almanların cevaplarından çok daha büyüktür.

 

“Mantalite” (zihniyet) anlayışı aşırı kafa karıştırıcı. Eğer dünya görüşüne dair çeşitli unsurlarına bakacak olursak, Rusya halkının Avrupa halkından bazı açılardan çok az farklı, bazı açılardan da oldukça farklı olduğunu görürüz.

 

Rus kültürel değerlerinin kendine özgü olduğu ve Avrupa değerlerinden çok farklı olduğu yönünde bir algı var. Hepimiz o kadar kolektifiz ki bireyselliğe değer vermiyor, mitolojik bir toplumsallığa değer veriyoruz. Fakat “siz buna nasıl bakıyorsunuz”, “bu durumda siz ne yapardınız”, “insanların bir davranışını yasaklayıp diğerini teşvik etmek lazım mı” gibi sorularla bunları farklı unsurlara ayırıp incelemeye başladığımızda, Rus kültüründe onu diğer kültürlerden çok farklı kılacak değerlerin olmadığı ortaya çıkıyor. Genel konuşmak gerekirse, “kendine özgü yol” miti neredeyse bütün toplumlarda var.

 

Neyin “değer” neyin “değer olmadığına” nasıl karar veriyorsunuz?

Değer, insanların kötü ve iyi hakkındaki düşünceleridir. Ve bu düşüncelere bağlı olarak insanlar kendi çıkarlarına karşı koyabilmeye hazırdırlar.

 

Değerleri, diğer insanlardan çok farklı görünmemek için yaptığımız şeyler olan toplumsal normlardan ayırmak gerekir. Bu bir inanç veya dünya görüşü. İngilizce “beliefs” terimi bazen “inanç-lar” olarak tercüme ediliyor, ancak bu “inanç-lar” mesela ben “liberalim” anlamında değil. Bu bizim evrenin düzeni bağlamındaki inançlarımızdır. Değerler, karşılığında ne elde edeceğinden bağımsız olarak seni harekete getirecek şeylerdir.

 

Pekiyi değerler nasıl ölçülür? Klasik yöntem sosyal anket aracılığıyla. Örneğin, insanlara, “hayati durumlardan hangilerini tercih ederdiniz” diye soruyorlar; “Etrafınızda belirli özelliklere sahip olan insanların çok mu yoksa az sayıda mı olmasını isterdiniz?” “Başka insanlara neyi yasaklardınız?” “Evlilik dışı cinsel ilişkileri yasaklamak gerekiyor mu?” “Uyuşturucu kullanımını yasaklamak gerekiyor mu?” “Gerekiyorsa, kullananları nasıl cezalandırmak gerekir, ağır mı yoksa hafif bir cezayla mı? Böylelikle beyan edilen ifadelere göre değerler tablosunu görmek mümkün oluyor: insanlar bunun hakkında ne düşünüyor.

 

Rus değerleri genel olarak geleneksel değil, daha çok laiktir; bizim ülkemiz dindar değildir. Ortodoks bir takım bildirimlerde demlenenler için bunu duymak garip, ama aslında insanlara sorduğun zaman anlaşılıyor: Rusya’da laik bir toplum var, aslında Sovyet ateizmden sonra bu pek de garip gelmiyor. Ayrıca bizim toplum oldukça bireyselci bir yapıya sahip. Son olarak Rusya’da istikrara daha çok, değişim ve ilerlemeye daha az değer veriliyor.

 

Kısa bir süre önce, Vladimir Magun liderliğindeki bir ekip tarafından Avrupa’da ülkeler arası karşılaştırmalar üzerine yapılan oldukça derin araştırmaları içeren bir makale yayınlandı. Bu ekip tarafından daha sonra aynı yöntem kullanılarak benzer bir araştırma Rusya’da da yapılmış ve karşılaştırılmıştır. Sonuçta çoğu özelliği itibariyle Rusya spektrumun ortasında, normal bir Avrupa ülkesi çıkmıştır.

 

Madem o kadar benzer değerler dizisine sahibiz neden (Avrupalılardan) bu kadar farklı yaşıyoruz?

Nedeni birçok faktörde gizli ve burada değerler, belki de, ön planda değiller. Örneğin, Rusya’da devlet halktan çok daha kötü durumda. Genelde bu kalitede devlet, eğitim, insan sermayesinin gelişmişliği, çocuk ölümü gibi kriterler uyarınca uluslararası değerlendirmelerde Rusya’dan onlarca sıralama düşük olan ülkelerde oluyor.

 

Lakin, Rus halkında devlet yetkililerine karşı hor ve şüpheli tutumla eş zamanlı olarak paternalist (baba-çocuk ilişkisi gibi devlet-vatandaş ilişkisi) tutumlar da oldukça güçlü. Pasaport veren makamlardaki küçük rüşvetlerden trafik polisine kadar varan yasa ve kural ihlalleri. Bunun yanı sıra Rusya’da iyi ve duyarlı insan da çok. Komşularına yardım eden ve misafirlerini çorbayla doyuran insanlar. Bu yine de “mantalite” değil mi?

Eğer kişi, bütün bunları oluşturan çok sayıdaki etkeni anlamaya kafa yormak istemiyorsa, “mantalite” kelimesini söyleyip akıllıca bir şey dediğini düşünebilir.

 

Örneğin kural ihlalleri hakkında konuşalım. Rusya’da kural yoğunluğu Almanya’daki gibidir, kalitesi ise Gana’dakiyle eşdeğer. Yasalar çok kötü ve çok sayıda. Genelde yasa yazmayı bilmeyen yerde yasa sayısı fazla değildir, yazmayı bilen yerde ise çok fazla kural üretiliyor, insanlar bürokrasiden bıkıyor ama kurallar birbiriyle çelişmiyor. Rusya’da insanlar çok sayıda küçük kurallarla çevrili ve hepsine uymak imkânsız. Bu yasalar birbiriyle çelişiyorlar, hepsine uymak olası değil, zira sürekli değişiyorlar. İnsanlara ne yapmak kalıyor? Kuraları toplu olarak çiğnemek için gerekçe üretmek. İşte bu objektif, rasyonel bileşenidir. Bu insanların nasıl düşündükleriyle ilgili değil, yaşamak zorunda oldukları şartlar hakkındadır.

 

Aynı konunun farklı bir yönü de şu. Resmi kuralların çoğu güven gerektirir, çünkü bunlara uyacak olanlar bunu dürüstlükle ve titizlikle yapacaktır. Herkesin devlet görevlilerinin rüşvet aldığını bildiği bir ortamda geriye kalan en rasyonel ve makul şey, bu kuralları devre dışı bırakmanın yollarını aramaktır.

 

Üçüncü parametre, dehşet verici düzeydeki düşük kurumsal yapılanma kültürü. Biz devlet yetkilisinin bizden rüşvet isteyeceğinden değil de onun bizim evrakı kaybedeceğinden ve bürokrasi cehennemine düşeceğimizden endişe ediyoruz. Sistem çok fazla hata yapıyor. Böyle bir kurumsal yapılanma kültüründe kural sayısı çok daha az olmalı; devletin doğru uygulamayı sağlayacak imkanı yok.


Rusya’da yaşayan insanlar, başarılı muhacir oluyorlar. Amerika tarihinde, Rus göçü en başarılılarından biridir. Buraya göçen Ruslar, hızla statü sahibi olmuş, kariyer yapmış ve yasalara uymayı talep eden düzenleyici/hukuk ortamında iyi yaşayan kişilerdir. Rus kültüründe kuralların mantıklı olduğu yerde insanların kurallara uyarak yaşamalarını engelleyecek bir olgu yok.

 

Rusya’da yasalar çok kötü yazılmakla beraber geri bildirim olmadığı için rejim katılaştıkça yasalar daha da kötü yazılıyor. Kurallar öylesine kafadan atılarak yazılıyor. Tartışma, diyalog ve müzakere ortamı yok. Son zamanlarda yasaları yazarken kurumsal uzmanlar dahi danışılmıyor, bağımsız uzmanlar ise zaten çoktan unutuldu. Dolayısıyla kötü niyetin olmaması durumunda bile sıradan bir kuralı uygulamaya koyduğun zaman ne gibi sorunların çıkabileceğini kestiremiyorsun. Hastanelerde elektronik sıra kuralını uyguladılar ve doktorlar şimdi hasta ile fazladan 5 dakika geçiremez oldular. Bu durum bir taraftan hastalara ciddi sağlık kaybı yaşatırken, diğer taraftan doktorları da aşırı yoğunlaştırdı. Kimse böyle bir etkiyi istemiyordu. Sadece bir bütün olarak siyasal sistem, bu işi uzmanlarına sormaya ve söz konusu süreçte onların yer almalarına imkân tanımıyor.

 

O zaman insanlar sadece sisteme ayak uyduruyorlar ve böyle oluyorlar?

Günümüz Rusya’sında bana göre, biz Sosyologların Batılı ülkelerin ya da mevcut geleneksel toplumların materyallerine dayanarak oluşturulan teorilere bakarak alışık olduğumuz düşünme biçiminden farklı olarak, insanlar kendi değerlerini daha az kılavuz olarak kullanıyorlar. Eğer Batılı Sosyolog Avner Greif’e atıf yaparsak dünyaya ilişkin değerler, normlar ve inançlar toplumsal yapı için üç eşit parça iken, Rusya’da biz daha farklı bir durum görmekteyiz.

 

Bu düşünce bende, nicel ve nitel yöntemlerin kullanıldığı bir araştırmaya katıldığım zaman oluştu. İnsanlara anket dağıttık, uzun uzun mülakatlar gerçekleştirdik ve bunu yaparken bu insanların meslekleri hakkında istatistiksel analiz yaptık.

 

Ne görüyoruz: insanların beyan ettikleri ile gerçekte uydukları değerler çok farklı. Ankette bir Hâkim’e “mesleğinizde sizin en önemli olan nedir, “yasallık”, “dikkatlilik” yoksa “insanlık” diye soruluyor… Hâkimin cevabı, benim için en önemli olan yasadır oluyor. Biz ise uygulamda Hâkimlerin nasıl çalıştığına bakıyor ve şunu görüyoruz; her şeyi zamanında yetiştirmeye, kurallara uygun yapmaya, evrakları dikkatlice düzenlemeye ve kısa sürede çok iş yapmaya çalışıyorlar. Bu şu anlama gelmektedir, gerçekte Hâkimler yasallığa değil bürokratik değerlere daha çok önem vermektedirler.

 

Hâkimler yasaları ise istedikleri gibi manipüle ediyorlar, herkesin düşündüğü gibi sadece kendileri ve sevdikleri için değil, aynı zamanda gerçekte uyum sağlamaya hazır oldukları “değerlerini” gerçekleştirmek adına.

 

Devamında diğer seviyeye geçiyor ve karar alma sürecini analiz etmeye başlıyoruz. Ve burada görüyoruz ki insanlar uymak istedikleri kendi gerçek değerlerine sadece karşılığında ceza almayacakları yerde ve zamanda uyabiliyorlar. Kendi gözlerinde iyi biri olmak uğruna öz refahlarından sadece küçük bir parça feda etmeye hazırlar. Oldukça yüksek bir makamda bulunan, iyi bir statüye sahip olan insanlar, ayrıcalıklı bir kişi olarak kalabilmek uğruna çevresiyle ufakçık bir “çatışmayı” dahi göze almaya hazırlar. Değerleri çok zayıf.

 

Önemli olan bir husus daha: sosyal anketler yapıldığında Rusya’daki insanlar yabancı toplumlardan daha çok yalan söylüyor. İnsanların kime oy verdiklerine ilişkin cevaplarını, anket tarihinden sonra değiştirdikleri üzerine Amerikalıların makaleleri var. Yani insanlara kime oy kullandıkları soruluyordu, onlar yanıtlıyordu, ancak birkaç yıl sonra anket yapılanların yüzde 4’ü kadarı kazanana oy verdiklerini söylüyorlardı. Geçmiş tarih üzerinden akıllı algısı bırakmaya çalışarak Sosyologlara yalan söylüyorlardı.

 

Peki, insanlar neden sosyal anketlerde yalan söylüyorlar? Zira onlar anketlerde açık kimliği geçmeyen sadece birer katılımcılar.

Bunun için çok nedenleri var. Az önce Amerikan örneğinden bahsettim. Böyle bir olgu her yerde var, ama Rusya’da daha çok ön planda.

 

Neden peki?

Üç en yaygın nedeni var. Birincisi, insanlar sadece olduklarından daha iyi görünmek istiyorlar. Gözlerine baktıkları veya telefonla konuştukları anket elemanının onlar hakkında ne düşüneceğinden endişe ediyorlar. Örneğin oturuyor ve şöyle düşünüyor: “aptalım, kaybeden partiye oy verdim üstelik hiçbir yere de geçemedi, oyum boşa gitti, anket yapan insan ne düşünecek hakkımda?” Ve böylece yalan söylüyor.

 

Rusya’da yalan için fazla cezalandırma söz konusu değil, yalan söylemekten de fazla utanmıyorlar. Ben böyle bir davranış neredeyse normal sayıldığı Sovyet ikircikli (takiye) düşüncesiyle bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Sadece itiraz etmemeleri değil, aynı zamanda kalkıp: “partiye ve hükümete inanıyorum” demeleri istenmekteydi. O yüzden bizde “sözün” değeri çok düşüktür. Ben şuan vaatleri kastetmiyorum, sadece kelimeyi kastediyorum: yalan söylemek o kadar da ayıp değil.

 

İkincisi, ülkemizde otoriter rejim söz konusu ve giderek katılaşma yönünde bir değişim içerisinde. Bundan dolayı insanlar, “sadakat” içermeyen / göstermeyen özgür düşüncenin beyan edilmesinin tehlikeli olduğunu düşünmekteler. Üstelik nerede durulması gerektiği de belli değil: Cumhurbaşkanına güvenmediğini söylediğinde, bu sadık olmayan bir ifadedir tabi. Peki, belediyeye güven duyulmadığının belirtilmesi sadık bir ifade midir? Şimdi (belediyeye karşı) bunu söylemek sanki çekinilecek bir şey değil, ama 3 sene sonra ne olacağını kim bilir? İnsanlar ne olur ne olmaz diye kendilerini garantiye alıyorlar. Şundan eminim “sadık” yalan söyleme oranı oldukça yüksek, ama iki nüans var: bunu ölçemeyiz ve anketlerde yalan söyleyen herkesin gerçekten ne düşündüğünü söyleyemeyiz.

 

Ve üçüncü husus, düşük güven oranı. İnsanların birbirine, güvenlik birimlerine ve genel olarak devlete karşı aşırı düşük güven duymaktalar. İnsanlar devleti nazikçe sevebilir, Kırım’ın ilhakı için övebilir, ama bununla birlikte evlerine bir polis geldiğinde insanlar tedirgin oluyor ve yanlış bir şey söylememek için dikkat ediyorlar.

 

İkircikli (takiye) düşünce şimdi arttı mı? Bunu bir şekilde teyit etmek mümkün mü?

Ülkede yaşayan biri olarak arttığını söyleyebilirim. Ama başkalarının samimiyetini ölçme konusunda Sosyologlar çok başarılı sayılmazlar. Düşünceleri okuyan icadımız yok. Samimiyeti ölçebileceğimiz tek yer, insanın söylediği ile yaptığını karşılaştırmaktır.

 

Rusya Kamuoyu Araştırma Merkezinin (VTSOM) ve diğer devlete yakın sosyologların anketlerine güveniyor musunuz?

Emin olduğum şey, VTSOM’da anketler yapılıyor ve sonuçlar kâğıt üstünde çizilmiyor. Ancak diğer bir gerçek de gerekli sonuca ulaşmak için, her şeyi olduğu gibi sunmak gerekir. Yani bunun için sadece soruları belirli sıralamaya koyarak onları yanlış sormak lazım. Hatta çoğu zaman orada ve o koşullarda sorulmaması gereken soruyu sormak yeterlidir.

 

İşte örnek: VTSOM Kırım’a gidiyor ve şu soruyu soruyor: “Bizi siyasi olarak tatmin etmeyen yönler mevcut olduğu için Ukrayna ile anlaşma imzalamayıp belirli bir süre daha elektriksiz oturma fikrini destekliyor musunuz?”. Böyle bir anket, Kırım halkı gerçekten buna sabredebilir mi ve bunu istiyor mu diye cevaplamaya imkân vermiyor. Asıl soru şu, yılbaşı gecesi telefonla arayan anket görevlisine böyle bir şeyi söyleyebilirler mi?

 

Anket katılımcı kişi Kırım’ın ilhakını yüz kere sorsanız yüzünde de destekleyebilir, zira dikkat edin ki bu insan öncesinde özgür ve liberal kuralların egemen olduğu, ama sonrasında hızlıca daha otoriter kurallara dönüşen ilhak edilmiş bir toprakta yaşıyor! Böyle bir durumda bu kişi, Rusya’nın herhangi bir yerinde yaşayan insandan daha dikkatli olacaktır. Eğer aynı soru örneğin Uryupinsk şehrinde yaşayanlarına yönlendirilseydi, siyasi olarak korkutan şeyler dahi olsaydı sonuç yine de başka olurdu. Rusya’daki vatandaşların gözü, (Kırım’dakine kıyasla) bu kadar korkmaz.

 

İşte buradan yaptığımız bilimsel çıkarım şu: yılbaşı gecesi Kırımlıların telefonla arayıp “elektriklerle” ilgili soru sorarsan alacağın cevap bu olur.

 

Bilimsel açıdan bu bilgi değerli mi?

Bunlar bilimsel bilgi değil. Bundan nasıl bir çıkarım yapabilirim? Mevcut durum itibariyle insanların orada kendilerini nasıl tedirgin hissettiklerini görüyorum. (Rusya’yla) birleşmeye sevinmeyi bıraktıkları sonucunu çıkarmıyorum. 

 

Rusya’da devletin vatandaşlardan daha kötü olduğunu söylediniz. Bundan çağdaş Rusya’da kendini en iyi hissedenlerin bürokratlar olduğu çıkarımını yapabilir miyiz? Devleti temsil eden insanların?

Bürokrasiyi inceliyorum, uzun zamandır devletlerin sosyolojisiyle ilgileniyorum. Onlarla vatandaş olarak temas ettiğimizde, bürokratların kendilerini çok iyi hissettiklerini düşünüyoruz. Bizden çok daha iyi bu kesin. Ancak içten bakınca oradaki insanlar kendilerini çok berbat hissediyorlar. Gerginlik ve korku altında, korkunç derecede bağımlılık içindeler ve aşırı fazla çalışıyorlar. Her yerde değil ama genelde böyle.

 

Eğer bir kurumda rutin evrak işinin dışına insanlara yüz yüze hizmet vermek gibi bir görevi de varsa bu durumda fazlasıyla çalışıyorlar anlamına gelir. Polis gereğinden fazla çalışıyor. Günde 8 saatten fazla çalışıyorlar, gerçi her zaman faydalı şeyle meşgul değiller, aşırı yoğunluk imitasyonu yaparak çok sayıda ceza ve rapor yazarak kurallara uydukları görünümü yaratıyorlar.

 

Bütçe alanında faaliyet gösteren tüm kurumlarda gereğinden fazla çalışıyorlar görevliler. Bütçe alanı sadece bürokratlarla kısıtlanmıyor; doktorlar, öğretmenler, bunlar da aşırı fazla çalışıyorlar. Bürokratik yoğunluk tüm var olan zamanı dolduruyor. Bu yüzden asıl iş için neredeyse sadece mesai saatleri dışındaki zamanları kalıyor.

 

Bütçe alanında çalışan insanlar her zaman baskı altında kalıyorlar. Üstelik bu durum sadece koltuğundan olma kaygısından kaynaklanmıyor, aynı zamanda yargılanma korkusu da var. Aşırı yoğun evrak işleri işin gerektiği gibi zamanında yapılmasını engelliyor. Ve geri tarihle imzalanan her evrak yetki ihlali oluyor.

 

Aynı zamanda ülkemizde, Yüksek Ekonomi Okulu’ndan meslektaşlarımızın tabiriyle, “işin adli düzenlemesi” olgusu mevcut. Esasında “evrak” işi yapan her sektörde bu “adli düzenleme” var. Bizde güvenlik birimleri her kural ihlalini cezai suç olarak yorumlayabiliyorlar. Hatta sadece kovulmaya, ihtara, adli cezaya neden olması gereken şeyleri bile. Bu insanlar hiç mutlu değil.

 

Bu cezai işlemleri başlatan güvenlik elemanları da aynı baskı altında, doğru mu anlıyorum?

Bilhassa polis memurları. Daha yetkili kurumlarda çalışan güvenlik personeli bir şekilde kurtarılabileceklerini düşünüyorlar.

 

Şüphesiz güvenlik birimlerinde çalışanlar ayrıcalıklı bir zümre. Yüksek düzeyden konuşacak olursak devlet görevlileri de. Bu insanları ait oldukları kurumlar koruyup kolluyor, mahkemeler de onlarla bozuşmak istemiyorlar. İstatistiksel veriler de bu durumu teyit ediyor. Mahkeme salonuna eski bir savcı düştüğü zaman birden suçlunun hakları olduğu, hâkimlerin avukatları dinleyebildikleri ve suçlunun lehine şüpheleri yorumlayabildikleri görülüyor. Çoğu zaman onlar sudan kuru çıkabiliyorlar. Bunlar yasaları çiğnediği için değil, sadece normal prosedürden farklı olarak hâkimlerin suçlama yetkililerinin lehine yorum yapmadıkları için. Böyle de oluyor.

 

Peki, işadamları, onların da böyle ayrıcalıkları yok mu?

İşadamları da hemen hemen ayrıcalıksız insanlar sınıfındalar. Bir taraftan, çok nadir olarak,  işadamlarının daha yüksek statüye sahip kişiler olarak paralı avukatlarının ve üst düzey ilişkilerinin olabileceği kuşkusuz. Diğer taraftan hâkimler onlara karşı önyargılılar, onlara “sadık” yaklaşmayı olası görmüyorlar.  Hâkimlerin daha çok yumuşaklık sergilediği başka bir grup var. Örneğin öğrencilere hapis cezası istemeyerek veriyorlar.

 

Birçok büyük gruplar hakkında konuştuk. Sizce Rusya’da normal değerlere sahip, sakin hayat yaşayan, düşündüğünü özgürce söyleyen ve baskı altında olmayan insanlar kaldı mı?

İnsan davranışını sadece onun değerleri saptamıyor. Aynı zamanda dünyanın kendisi, etrafında olanlar belirliyor. Avrupa değerlerini paylaşan insanların sakin yaşadığını ve hiçbir şeyden korkmadığını söyleyemem. Bu korkak oldukları için değil, bunun nedeni günümüzde devletlerin özel hayatın içine adeta bir işgalci gibi girmesinden kaynaklanıyor.

 

Rusya’da çoğunlukta egemen olan “uslu durduğum sürece beni kim ne yapsın, bana kimse dokunmaz” düşüncesi işlemiyor artık. Sen uslu durdun, ama geldiler ve dükkânını mallarla birlikte yerle bir ettiler. Sen de, seni yerle bir etmedikleri için teşekkür et. Moskova da yaşananlar; insanlar devlete gelmedi, devlet insanlara geldi ve böyle örnekler artıyor. Genelde özel hayat çizgisini inşa eden insanlar büyük risk ve baskı altındalar. Ve bu risklerden en önemlisi şimdilik siyasi olmaması.

 

Nasıl pekiyi?

Moskova belediyesi “şehri güzelleştirmeye” karar verdi. Bu işten kimin para kazanacağı hakkında çeşitli ihtimaller var, ama gelin dediklerine inanalım, “güzelleştirmek” istediler. Gittiler ve metro istasyonlarının yanındaki dükkanları yıktılar, insanları işsiz bıraktılar. Mülk sahiplerinin onaylı belgelerini sunulmaları karşısında da belgelerin arkasına saklanmayın dediler. Gelin bir sonraki adım hakkında düşünelim: şahsi dairenizin size ait olduğunu onaylayan hangi belge arkasına saklanacaksınız? Hepsi yasal olarak mı alındı? Peki, kanlı rejimin sizi evinizden atmaya geleceği radikal durumları hayal etmeyelim, böyle ürkütücü şeyleri düşünmek çok kötü. Farz edin ki geldiler ve size dediler ki balkonunuza yasadışı cam takılmış, sökün. Bu siyaset değil, ama bu uzun zamandır hayallerinize göre tasarım ettiğiniz ve döşediğiniz bölgenizin işgalidir.

 

Birkaç sene önce doktora programında öğretim görevlisi olarak çalışmaya başlamıştım. İlk programımı oluştururken bana kullandığım hiçbir kitabın 5 yıldan eski olmaması gerektiğini bildirdiler. “Bu bir düzenlemedir, devlet böyle istiyor”. Oysa o dönemde yararlanabileceğim tek kitap vardı o da 6 yaşını doldurmuştu. Çok şaşırmıştım.

 

Aynı işgal…

Evet, ama detaya dikkat edin. Eğer zaten az olan doktora öğrencilerine kendi belirlediğin programa göre ders işliyorsan sadece bu kural çerçevesinde sorun yaşarsın. Ya eğer sosyal fakültelerde standart toplu kitaptan ders işliyorsan? Kitap gerçekten de birkaç yılda bir yenileniyor, çünkü sirkülasyonu yüksek ve basit bir kitap. Herkese yüksek öğrenim eğitiminde lazım. Ve demek ki bu kural standart dışı ve ilerlemiş eğitim sistemlerini olumsuz etkilemeye yönelik.

 

Farklı alanlarda ne kadar çok gelişme yaşanıyorsa, o kadar da onun için formalite kurallar ağı sorun teşkil etmeye başlıyor. Gelişimi engelliyor. Bu yüzden Rusya’daki yüksek orandaki eğitim düzeyine rağmen, örneğin, IT – ileri teknoloji işi çok az gelişmiş durumda. Eğer eskiler nefes almaya alan bırakmıyorsa, yeni kurallar onlara uymuyor.

 

Ropörtaj: Andrey KOZENKO


Çeviren: İbrahim ŞAHBAZOV


Bu yazı ilk olarak meduza.io´da yayınlanmıştır.

Hakkımızda
x