Rüyalarım Olmasa
29 Mart 2016

Rüyalarım Olmasa
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Google plus'da paylaş Yazdır
 

Hep korkularımın kadını oldun sen. Oysa ne çok sevmiştim ben seni... Seni kaybettiğim rüyalar görmekten bıkmıştım. Bazen sırf bu yüzden uykularım kaçıyordu. İçinde, rüyalarım olan uykularım...


*   *   *


Masada duran ağzı dar, altı bir fanus kadar geniş sürahiyi aldı, bardağa su doldurdu. Sonra oturarak yudum yudum içti suyu. Yutkundu. Boğazındaki düğümü çözmek istedi. Ama nafile...

 

Ablası bir yandan teselli etmeye çalışıyor öbür yandan da dudaklarını sıkıyordu. Üzüntü ve metanet arasında sıkışmıştı o da... Fakat yine de bir şeyler söylemekten geri durmuyordu.

 

- Güzel kardeşim, bizler inançlı insanlarız, metîn olmak zorundayız. Rabbim cennetinde buluştursun sizleri...

 

Yeğeni odaya girdi bir kez daha. Elinde kolonya...

 

- Dayıcığım, almaz mısın biraz?

 

Ara ara gözleriyle de süzüyordu dayısını. Zira ağlamaktan helak olmuş, göz pınarları kurumuştu adamcağızın... Bir şey de yemiyordu. Beti benzi de bir hayli solgundu.

 

- Dayıcığım nasılsın? Tansiyonunu bi daha ölçeyim mi?

 

“Ne de çok uzun sürdü bu rüya” dedi bir anda. Kaç zamandır ağzından tek bir kelime duymamışlardı cenazeden sonra.

 

- Hiç böyle olmamıştı. Çoğu kez ağlayarak uyanırdım ama sonrasında ona sarılırdım. Yitip gittiği rüyalarımda bile uzaktan da olsa seyrederdim onu. Çoğu zaman boşandığımızı görürdüm bazen de kavuşamadığımızı. Ancak gözümü açar açmaz biter, derin bir ohhh, çekerdim. Ya şimdi?

 

- Öyle deme Akifciğim, kendini bırakma. Ne şerefli bir ölüm onunkisi. Üzülmek şöyle dursun bilakis gururlanmalıyız ablam.

 

- Evet dayıcığım. Herkes Zeynep yengemin asil ölümünü konuşuyor, dua ediyor. Bak hatta köşe yazarlarından biri Eyüp’e defnedilmesine “Muhacirler için can veren Ensar’dan Zeynep, Eyüp Sultan’a komşu oldu” demiş.

 

Bunu duymak sevindirmişti onu, “Elhamdülillah” dedi belirsizce. Kadın, hemen kaş göz attı kızına gazetelerden bahsettiği için. O da unuttuğunu hatırladı annesinin işmar etmesiyle.  Göz göze gelen ana kız bir yandan da sevindi. Hiç konuşmayıp için için ağlayan adamcağız nihayet konuşmuştu. Hüzün, kaygı, sevinç, umut... İç içe geçmiş bir sürü duygu...

 

Ağzı yine kıpırdamaya başladı Akif’in. Sûreler, dualar, yakarışlar hiç eksik olmuyordu dudaklarından. Sabit bakışları kimi zaman odanın bir ucuna kimi zaman da diğer ucuna kayıyordu. Kâh odanın köşesinde duran ebrû süslemeli damla vazoya, kâh vitrindeki hediyeliklere takılıyordu gözü. Hepsinde de ayrı ayrı anıları vardı Zeynebiyle… Gezdikleri, birlikte vakit geçirdikleri yerler canlandı gözünde. Sonra yüzünde bir tebessüm oluştu. “2 yıl evvel... Karadeniz gezimizde aldığımız Semender maketi. Tezgâhtar anlatınca ‘Böyle bir şeyi bir daha bulamayız’ deyip almıştık da daha sonra gittiğimiz her yerde karşımıza çıkmıştı. Her görüşümüzde de göz göze gelip gülümsemiştik. Semenderin yanı başındaki kristal yer küre, saat kulesi, Türkmen çadırı. Alt raftaki matruşka bebekler, magnetler ve küçük pembe vos vos... Sahi biz Zeynep’le Prag’a da gidecektik.” diye geçirdi içinden...

 

- Akif, ablacığım, bak bir şeyler de yemelisin. Hiç olmazsa bir kâse çorba iç.

 

Kucağında bulduğu tepsiye baktı. Kaşığı aldı. Ne de çok severdi Zeynep bu çorbayı... Kaşığı tam daldıracaktı ki çorbaya, birden ağlamaya başladı. Hem bu kez hıçkıra hıçkıra... Tepsiyi kucağından alıverdi yeğeni. Bir bardak su yetişti imdada. Hem hıçkırıyor hem de sesi duyulmasın diye ağzını kapatıyordu. Bir - iki yudum aldı sudan, kuruyan boğazını ıslattı, o kadar. Ablası sarılıyor, güya teskin etmeye çalışıyordu ama o da ağlıyordu sessizce.

 

- Ağla kardeşim ağla, içini boşalt.

 

- Dayıcığım yapma böyle lütfen.

 

Yeğeni de gözyaşı döküyor ama eliyle ara sıra gözlerini silerek belli etmemeye çalışıyordu. Genç kız, yerinden doğruldu, kapıyı açtı. Kapının aralanmasıyla birlikte meraklı birkaç göz içeriyi süzüverdi hızla. Mutfağa yöneldi. Diğer odalar hep taziyeye gelenlerle doluydu. Bu yüzden antrede bir uğultu vardı. “Vah vaaah” diyenler mi dersin, “Allah sabır versin sizlere” , “Yazık olmuş” , “Vücudu parçalanmış mı peki”, “Orda ne işi varmış ki” diye söylenenler mi... Dualar, sorular, meraklar...

 

Ekmek dolabındaki sakinleştirici ilacı aldı. Bardağa su doldurdu. Bu esnada tezgâhtaki gazetenin sürmanşeti ilişti gözüne. “Hain terör saldırısında yürek burkan hikâye: Suriyeli çocuklardan mendil alırken canlı bombanın kendini patlatacağını gören Zeynep iki çocuğun üzerine kapaklanarak canı pahasına çocukları kurtardı”

 

“Kim getirmiş bu gazeteyi ya. Gazete getirmeyin dedik kaç kez millete. Ne okumak istiyoruz ne de görmek. İnsanlık, vicdan, merhamet falan yok bunlarda. İnsan onuruna, cenazeye, inanca ve değerlere saygı yazmıyor kitaplarında. Yok ‘vücudu paramparça olmuş’ muş yok ‘zaten başörtülüymüş’ müş. Allah’a havale ediyorum sizi.” diye mırıldandı kendince... Sonra odaya yöneldi yeniden. Meraklı bakışların gözetiminde içeri girdi.

 

- Dayıcığım, hadi şu ilacı içiver de biraz uyu.

 

Günlerdir için için ağlamış, kendini tutmuştu. Olacağı buydu. Sonunda o da patlamıştı. Neyse ki biraz sakinleşti. İlacını içti, kanepeye uzandı. Bir yandan burnunu çekiyor, öbür yandan da göz çukurlarını siliyordu. Hemen sandalyenin üzerindeki battaniyeyi getirdi ablası.

 

- Sen biraz uyu ablacığım, başka bir isteğin var mı?

 

- Uyuyunca, uyanır mıyım abla? Elini tutar, dokunabilir miyim ona? Ama ben sarılmak istiyorum abla artık rüyalarım olmasa da...

 

 

Ömer Rahmi SERİM


26. 03. 2016

Hakkımızda
x