İsrail´in Kuruluşuna Genel Bir Bakış
5 Aralık 2016

İsrail´in Kuruluşuna Genel Bir Bakış
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Google plus'da paylaş Yazdır
 

Yahudilerin tarihinde 14 Mayıs 1948 önemli bir kilometre taşıdır. Yahudi tarihinde bu tarihten öncesini bir bölüm ve bu tarihten sonrasını farklı bir bölüm olarak ikiye bölebiliriz. Bu gün, Siyasal Siyonizm’in bir anlamda başarıya ulaştığı, İsrail Devleti’nin kurulduğu tarihtir. İsrail Devleti, köklerini Yahudilerin kutsal kitabı olan Tevrat’a dayandırıyordu. Tevrat’ta geçtiği üzere Filistin toprakları yaklaşık 4000 sene önce Tanrı tarafından Hz. İbrahim aracılığıyla İsrailoğulları’na verilmişti (1). Bu topraklar üzerinde M.Ö. 11. ve 10. yüzyıllarda İsrail Krallığı ve Yehuda Krallığı olmak üzere birkaç farklı ve çok uzun süreli olmayan devletler kuran Yahudiler, Romalılar Orta Doğu’da hakimiyet kurduktan sonra birtakım savaşlar ve isyanlar sonucunda ilkten Roma İmparatorluğu’na yenildiler. Daha sonra ise bu topraklardan Yahudilerin çoğu sürüldü. Böylece Yahudi diasporası başlamış oldu. Roma İmparatoru Hadrianus bu bölgenin -Yehuda Bölgesi- adını Yahudilerin izlerini silmek için Syria Palestina olarak değiştirdi (2). 7. Yüzyıldan itibaren Kudüs ve civarında kurulan kısa ömürlü Haçlı Devleti’ni saymazsak bu topraklar uzun süreler boyunca Müslümanların idaresinde kaldı. Roma döneminde farklı bölgelere sürülen Yahudiler, Filistin toprakları 637 yılında Müslüman idaresine geçtiğinde tekrar bu bölgeye gelip yerleşmeye başladılar ama Müslüman nüfusuna oranla sayıları hep düşük kalmıştır (3).

 

Yahudilerin Eretz-Israel (4) ile olan dini-duygusal bağlarının yanı sıra Filistin’e göç etmelerinde dünyadaki antisemitik hareketlerin de etkisi büyüktü. Fransız devrimi sonrasında ortaya çıkan milliyetçi duygular ve sanayi devriminin etkisiyle oluşan ulusal burjuvazi ile Yahudiler arasındaki ekonomik rekabet oldukça etkili oldu. Bu dönemde Yahudiler kitleler halinde bulundukları ülkeleri terk etmek zorunda kaldılar. Rusya’da 1881-1917 yılları arasında yaklaşık 3 milyon Yahudi antisemitik saldırılar nedeniyle ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Yahudilerin örgütlenmesine yönelik girişimler de bu şekilde başladı. Daha çok milli-seküler ve mesiyanik düşüncelerden beslenen Siyonizm hareketi bir Yahudi Devleti’nin kurulmasının gerekliliğini vurgulayarak bunun için uluslararası camiada çalışmalar yürüttü (5). Siyon kelimesi (İbranice tsion) İbranice’ye aslında Hitit dilinden girmiş bir kelime olmakla beraber ‘kale, hisar’ manasına gelir ve Tevrat’da Kudüs’ün bir diğer adı olarak geçer. Bu konuda en önemli ilerleme Theodor Herzl öncülüğünde gerçekleşti. Avusturya doğumlu Seferad Yahudisi olan Herzl, bir gazetede muhabir olarak çalışıyordu. Alfred Dreyfus adındaki bir Yahudi subayın Fransız ordusunda Almanya lehine casusluk yaptığı suçlamasıyla hapse atılmasına tepki gösterenler arasındaydı. Bunun Yahudi düşmanlığı sonucu oluşan bir olay olduğunu düşünen Herzl bu olaydan sonra Yahudilerin de bir millet olarak kendi devletlerine sahip olması gerektiğini düşünmeye başladı. Bu konudaki görüşlerini 1896’da yazdığı Yahudi Devleti (Der Judenstaat) isimli kitabında topladı. Herzl’in bu kitabı aslında Siyonizm’in siyasal amaçlarının da belirlenmiş olduğunu gösterdi. Bu, Doğu Avrupa’daki birçok Yahudi’yi harekete geçirdi (6). Theodor Herzl 1897’de Basel’de toplanan 1. Dünya Yahudi Kongresi’nde kurulan Dünya Siyonist Teşkilatı’nın başına getirildi. Herzl büyük devletlerin desteği olmadan Siyonizm’in başarılı olamayacağını düşünüyordu. Bu yüzden Almanya, İngiltere ve Osmanlı İmparatorluğu gibi zamanın büyük devletlerine giderek girişimlerde bulunmuştur. Kendisi 1904 yılında bir kalp krizinden öldüğünde Siyonizm hala bir büyük devlet desteğine sahip değildi. Bu ancak I. Dünya Savaşı’yla beraber İngiltere’den sağlanacaktı.

 

1917’de İngilizlerin Filistin üzerinde hakimiyet kurmasından sonra Filistin’in bir Yahudi yurdu haline gelmesine izin veren ve İsrail’in kurulmasında önemli bir payı olan Balfour deklarasyonu yayınlandı. Savaş sonrası Filistin topraklarında kurulan İngiliz manda yönetimi daha önceden McMahon aracılığıyla Şerif Hüseyin’e bu topraklarda bir Arap devleti sözü vermişti. Yahudilerin her yıl artarak gelen toplu göçleri ve İngilizlerin sözlerinde durmayıp bir Arap Devleti kurmaması Arapların, İngilizlerin bir süre sonra göçlere engel olmaya çalışıp sınırlandırmak istemesi ise Yahudilerin canını sıkıyordu. İngiltere bu duruma Filistin’de İngiliz etkisini devam ettirecek şekilde çözüm bulmaya çalışırken, Fransa Suriye ve Lübnan’a bağımsızlık vereceğini açıkladı. 1936-1938 yılları arasında artan Arap isyanları sonucunda İngiltere eski Dışişleri Bakanı Lord Peel bölgeye getirilerek onun başkanlığında bir komisyon kuruldu. Bu komisyon bölgenin Arap Devleti ve Yahudi devleti şeklinde taksimiyle beraber Kudüs’ün ve Bethlehem’in İngiltere kontrolünde kalmasını, aynı zamanda kurulacak olan bu iki devletin de İngiltere’ye bağlı olmasını önerdi. Peel komisyonun bu önerisi hem Araplar hem de Yahudiler tarafından reddedildi. Reddedilen bu önerge İngiliz Hükümeti Sömürgeler Bakanı Malcolm Macdonald tarafından hazırlanan 1939 Beyaz Kitabı olarak anılmaktadır. Bu belge Filistin topraklarını üçe bölerek bir bölgede Yahudilere toprak satışının yasak olmasını, bir bölgede belli koşulları sağlayan Yahudilere toprak satılacağını ve %5’lik bir dilim olan en küçük bölgede ise Yahudilerin serbestçe toprak satın alabileceğini belirtiyordu. Aynı zamanda Yahudi göçüne büyük sınırlamalar getiriyordu. Araplar sınırlı da olsa Yahudi göçüne izin verdiği için, Yahudiler ise Yahudi göçünü ve toprak satışını sınırlandırdığı için bu belgeye büyük tepki gösterdiler. İngilizler gerek Araplarla-Yahudiler arasındaki gerginlikten gerekse Yahudi yeraltı terör gruplarının İngiliz makamlarına karşı yaptıkları saldırılara daha fazla dayanamayıp durumu 2 Nisan 1947’de BM’ye taşıdılar. BM’de Kasım 1947’de yapılan bir oylamayla Filistin’in daha önceden BM’nin gönderdiği bir kurul tarafından yapılan taksim planı 33 kabul 13 ret ve 10 çekimser oy sonucunda onaylandı. Bu plana göre Yahudi Devleti toprakların %56’sına sahip olurken Araplara %44’ü kaldı. Siyonistler bunu kabul ederken, Filistin’de tek bir Arap Devleti olmasını hayal eden Araplar reddetti. Bu karardan hemen sonra İngiltere Filistin’den askeri gücünü çekmeye başladı ve 15 Mayıs 1948 itibariyle tamamen çekilmiş olacağını duyurdu. 14 Mayıs 1948’de mandanın sona ermesinden birkaç saat önce Tel Aviv’de toplanan Yahudi ulusal konseyi İsrail Devleti’nin kurulduğunu açıkladı.

 

İsrail’in kuruluşundan önce yani 1948 yılına kadar beş büyük aliyah dalgası oldu. Filistin topraklarına ilk büyük aliya (7) dalgası 1882 yılında başladı ve bu aliya ‘aliya rişona’ yani ilk aliya olarak anıldı. İsrail Devleti kurulmadan önce kayıtsız olarak (bu aliyalara aliya bet denir) Filistin topraklarına giren 115.000, ilk aliya ile 25.000, ikinci aliya ile 35.000, üçüncü aliya ile 40.000, dördüncü aliya ile 80.000, beşinci ve kurulmadan önceki son aliya ile 250.000 ile 300.000 arası göçmen Filistin topraklarına giriş yaptı. Yalnız unutmamak gerekir ki bu göçmenlerin hepsi Filistin topraklarında gerek iklimden gerek maddi yetersizliklerden veya tamamıyla başka sebeplerden dolayı kalamadılar ve geri dönenleri, başka yerlere göç edenleri oldu. Mayıs 1948’de İsrail Devleti kurulduğu sırada Filistin bölgesinde 650.000 Yahudi vardı (8). İsrail Devleti kurulduktan sonra 2013 yılındaki verilere göre en çok Rus Çarlığı ve Eski SSCB’den göç almıştır. Buradan gelen göçmen sayısı 1.230.000’dir. Yine 2013 yılı verilerine göre Kuzey Afrika ve diğer Arap ülkelerinden gelen göçmen sayısı 620.000, Avrupa’dan 650.000, Birleşik Devletlerden 101.000, Etiyopya’dan 92.000, İran’dan 76.000, Türkiye’den 65.000-75.000 arası, Bulgaristan’dan 44.000, Hindistan’dan 28.000, Güney Afrika’dan ise 20.000’dir. İsrail Devleti 100’den daha fazla ülkeden Yahudi göçü almıştır.

 

İsrail: Farklı Dinlerin Yaşadığı Ülke

İsrail’in nüfusu 2015 itibariyle 8 milyonu geçmiştir. Bu nüfusun %19’unu Araplar oluştururken %81’ini de Yahudiler oluşturmaktadır. %19’luk Arap kesiminin %14’ünü Müslümanlar teşkil ederken, %2’si Hristiyan, %2’si Dürzü ve %1’lik kesim dini olmayan veya diğer dinlere mensup olan kesimdir. Yahudiler’in %81 lik dilimden %40 gibi neredeyse yarısını teşkil eden kesimi Hiloniler (seküler) oluşturur. Masortiler (gelenekçiler) %23, Datiler (dindarlar) %10 ve Harediler (ultra Ortodokslar) %8’lik bir kısmı oluştururlar. Mizrahi/Sefaradi etnik kökenli Yahudiler çoğunlukla dindar ya da gelenekçidir. Özellikle dindar ve seküler Yahudiler aynı küçük ülkede yaşamalarına rağmen kendi ayrı dünyalarında bir iki yakın arkadaşa sahip olur ve kendi grupları dışında çok fazla evlilik yapmazlar. Seküler Yahudilerin yapılan bir araştırmada kendi çocuklarının dindar bir Yahudi yerine bir Hristiyanla evlenmesini daha hoş karşıladığı görülmüştür (9). Datiler ve ultra Ortodoks Yahudiler (Dindar gruplar) İsrail Devletinin dini inanışları ve değerleri destekleyip teşvik etmesini isterken, seküler Yahudiler devletin dine karışmaması gerektiğini savunan taraf olmuştur. Bu ve bunun gibi birçok alanda (askere alınma, cinsiyet ayrımı, toplu taşıma, evlilik-ayrılık ve din değiştirme gibi alanlar bu alanlardan bazıları) ihtilaflar yaşanmıştır ve hala yaşanmaktadır.

 

Seküler Yahudiler ve dindarların en temelde yaşadığı ihtilaf Yahudi kimliği üzerinedir. Dindarlar Yahudi olmayı bir din meselesi olarak görürken, seküler Yahudiler bunu kültür ve soy olarak görmektedir. Daha detaylandırmak gerekirse bir kişinin Yahudi kabul edilmesi için dindarlara göre o kişinin annesi Yahudi olmalı ve dinin gerekliliklerini yerine getirmelidir. Sekülerlere göre ise bir kişinin Yahudi olması için o kişinin ailesinin Yahudi olması ve Yahudi kültürüyle büyümüş olması gerekir. Dindar ve ultra Ortodoks Yahudiler İsrail Devleti’nin Halaha’ya uygun şekilde yönetilmesini isterler. Seküler Yahudiler ve Masortiler ise bu fikre tamamıyla karşıdırlar.

 

Kendilerine devlet tarafından bir takım demokratik haklar tanınmış ve Arapça resmi dil olarak ilan edilmiş olsa da, Araplar bir Yahudi Devleti olarak kurulan İsrail’de milli kökten sayılmazlar. İsrail’de nüfusun neredeyse %20’sini teşkil eden Araplar İsrail Devleti’nin hem bir Yahudi devleti hem de demokratik bir devlet olabileceğine inanmamaktadır. Araplardaki Hristiyan, Dürzü ve Müslüman olan dini gruplar eğer İsrail’de Yahudi Devleti ile demokratik devlet arasında bir tercih olması gerekirse demokratik devletten taraf oldukları bilinir ama bu Arapların çoğunlukla seküler olduğunu ya da dine karşı olduğunu göstermez. Aslında Hristiyan ve Müslüman birçok Arap devletten kendi dinleriyle ilgili kuralları kendi topluluklarına uygulamasını ister (10).

 

Araplar, gerek Yehuda ve Samiriye bölgelerinde çözülemeyen ve büyüyen yerleşimci sorunundan (ki bu yerleşimciler genelde dindar Yahudilerden oluşur) gerek Yahudi dini liderlerinden gelen ayrımcı sözlerden dolayı her geçen gün barışa olan güvenlerini kaybetmektedir. Sefaradi topluluğunun birleştiricisi olarak görülen Ovadia Yosef bir keresinde ‘Yahudi olmayan bütün halklar bize hizmet için doğmuştur. Bize hizmet dışında dünyada başka görevleri de yerleri de yoktur’ demiştir (11). Bunun gibi birçok örnek mevcuttur.

 

Aşkenazi ve Seferadi (Mizrahi) Yahudileri,  Aralarındaki Ayrımcılığın Kökleri

Aşkenaz, Avrupa kökenli olan Yahudileri tanımlamak için kullanılan terimdir. Aşkenaz Yahudilerinin çoğunluğunun anadili Yidiş olmakla beraber, Lehçe ve Rusça gibi dilleri de bilenleri ve konuşanları vardır. Kuzey Afrika’dan ve diğer Arap ülkelerinden olan Yahudiler ise Mizrahim olarak adlandırılırlar. Mizrahi ve Sefaradi terimlerinin kullanımda ihtilaf vardır. Sefaradi terimi bazen tüm Kuzey Afrika, Türkiye, Lübnan ve çevresinde yaşamış/yaşayan Yahudileri ve onların soylarını belirtir. İsrail Devleti kurulmadan önce Mizrahi Yahudileri kendilerini Mizrahi, Sefaradi veya Aşkenazi gibi bir grubun parçası olarak tanımlamıyorlardı ama dinde Seferadi geleneklerini takip ettiklerinden Sefaradi olarak karakterize oldular. Bu da iki terimin birleşmesine yol açtı. Sefaradi özellikle dini anlamda kullanıldığında hem Mizrahi olan Kuzey Afrika ve Arap devletlerinden gelen Yahudileri hem de Türkiye, Yunanistan ve Bulgaristan’dan gelen Sefaradi Yahudilerini belirtir. Sefaradi (Mizrahi) Yahudilerin anadilleri çoğunlukla Arapça olmakla beraber Ladino, Türkçe, Aramice, Yahudi Arapçası da kullandıkları dillerdendir. Sefaradların ve Aşkenazların kültürleri, dilleri, yaşayış tarzları hatta ve hatta ayinleri bile birbirinden farklıdır. İsrail’in kuruluşunda 1948 Mayıs ayında 650.000 olan Yahudi nüfusunun yaklaşık olarak %20’sini Mizrahiler oluşturuyordu.

 

İki bin senelik diaspora döneminin bir sonucu olarak Hristiyan topraklarında yaşayan Yahudiler ile Müslüman topraklarında yaşayan Yahudiler arasında dil, kültür, gelişmişlik düzeyi gibi alanlarda büyük farklar oluştu. Mizrahiler 1950’li yıllarda Arap-İsrail savaşları ve İsrail Devleti’nin kurulmasının akabinde yaşadıkları antisemitik olaylar yüzünden ülkelerini terk edip İsrail’e göç etmek zorunda kaldılar. Ekonomisini genişletmek, aldığı toprakları iskân etmek, orduya asker ve toprağa iş gücü sağlamak isteyen yeni doğmuş İsrail Devleti için Sefaradlar vazgeçilmez bir unsurdu. Mizrahiler fakir, Aşkenazlara göre daha az eğitimli, aileleri çok geniş olan insanlardı. Aşkenazların gözünde Sefaradlar geç anlayan insanlardı ve onlardan çok daha sonra Siyonizm davasına katılmışlardı (12). Toplum içinde etkiye sahip olma ve bir yer kazanmak için kendilerine geliştirmeleri ve kanıtlamaları gerekiyordu. Ülkenin kurucuları Mizrahileri kendilerinin ve yeni olması gereken İsrail toplumunun tam tersi olarak görüyorlardı. Mizrahiler ‘diğer’ olarak algılanıyor, yıllar süren diasporadan kurtulmuş, ataları gibi olmayan, getto görmemiş, özgür Yahudi ve İsrailli modeli olan Sabra’ya hiç uymuyorlardı (13).

 

Aşkenazların Mizrahilere karşı bu tutumu ve onları reddetmeleri Avrupalı sömürge ve kendine güveni olmayan Batı kimliği dürtüsüyle geliyordu. Onlara göre Mizrahiler Araplaşmışlar ve gelişmemiş insanlar olarak kalmışlardı. Bunları iddia eden Doğu Avrupalı Aşkenazlar, kendileri daha önce Batı Avrupa’ya göç ettikleri zaman Batı Avrupalı Yahudiler tarafından aynı muameleyi görmüş ve bu onları hızlıca batılılaşmaya itmişti. İsrailli Aşkenazlar (çoğunlukla Doğu Avrupalı Yahudiler) zamanında Batı Avrupalı Yahudilerden ne gördülerse aynısını Mizrahilere yaptılar. Aşkenazlar daha sonradan ilkel olarak gördükleri Mizrahilerin büyük göçler halinde gelmesinden korktular ve bunun yeni, laik, modern ve narin İsrail demokrasisine zarar verebileceğine düşündüler. Bu düşünce, devleti buna karşı önlem almaya itti ve aynı zamanda da böyle bir güçten mahrum kalmamak adına onu kullanmaktan da hiçbir zaman çekinmedi.

 

1950’lerdeki sosyo-ekonomik sınıflarda Aşkenazlar hızla orta ve yüksek tabakaya çıkarlarken, Mizrahilerin çoğu sosyo-ekonomik olarak alt sınıflarda kaldılar. Devlet tarafından Mizrahiler gelişmekte olan kasabalara veya tarım yerleşkelerine yerleştirildiler ve çalışan kesim olmaya devam ettiler. Mizrahilerin toplumsal hafızalarında bu yıllar hep yozlaşma, kültürün yok oluşu, depresyon, aşağılanma, ayrılıkçılık vs. şeklinde yer aldı. Bu adaletsizlik ve travma Mizrahilerin birçoğunun o zamanlar yönetimde olan sol partilere karşı daha kötü bakmasına ve sağ tarafa kaymalarına sebep oldu. İşçi Partisi 1996’da aldığı yenilgiden sonra Ehud Barak önderliğinde Mizrahiler karşısında ki tarihi imajını düzeltmek istedi. Ehud Barak’a göre Mizrahiler yaşadıkları sıkıntılardan ve alt kesimlere sıkışıp kalmaktan dolayı edindikleri toplumsal hafızayla sol partilere oy vermiyorlardı. Barak, İsçi Parti’sinin önde gelenlerine danışarak Mizrahiler’den 1950’lerde yaşananlardan dolayı resmi olarak bir özür dilenmesini talep etti.  Barak’ın bu talebi İşçi Parti’sinin önde gelenleri tarafından reddedildi. Bu talebi onaylamayanlar arasında yakın zamanda vefat eden eski İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, İzhak Navon ve Teddy Koleg de vardı. Onlara göre çok fazla sayıda göçmenin ülkeye adaptasyonu başarıyla tamamlanmıştı ve bu ülke için büyük bir başarıydı. Sadece Mizrahiler değil diğer gruplar da büyük sıkıntılar yaşamıştı. Ünlü tarihçilerden Anita Şapira 1997’deki bir röportajında bu konuya atıfta bulunarak ‘Japonların Korelilerden özür dilemesini anlarım ama niçin Mizrahilerden özür dilesin, bunu anlayamıyorum’ demiştir.

 

İsrail Devleti’nde şekillenen, yeni ortaya çıkmış ve Aşkenaz kültüründen aşırı derecede etkilenmiş olan İsrail kültürü ultra Ortodokslar ve Araplar tarafından kabul görmedi. Değişimi ön planda tutan, Avrupa-Protestan etiklerine yakın ve eğitime önem veren bir kültür olarak şekillenen yeni İsrail kültürü, ne kadar Batılı olmak istese ve Batı’ya yakın olsa da tam anlamıyla bir Batı kültürü değildi. Diğer taraftan genelde göçmenlerin kültürü, özelde ise Arap ülkelerinden gelen Yahudilerin kültürleri yok olmaya başladı ve yeni oluşan İsrail kültürü içinde neredeyse hiç yaşama imkânı kalmadı. 2000’lere geldiğimizde üç şey İsrail kültürünü iyi şekilde açıklıyordu. Aşkenazların bir kültür hegemonyası vardı çünkü kendi yarattıkları kültür İsrail Devleti’ndeki dominant kültürdü. Böylece herhangi bir kültürel adaptasyon yaşamalarına gerek yoktu. Bu kültür ne Aşkenaz, ne Mizrahi, ne Batı, ne Doğu kültürüydü. Bu yerel olarak farklı elementleri içeren bir kültürdü. İkinci olarak Araplar ve ultra Ortodokslar kendi kültürlerini korusalarda çoğunluk tarafından tolerans ve kabul görmediler. Üçüncü olarak ise göçmen gruplar kendi kültürlerine bir alt kültür olarak devam ederlerken aynı zamanda yeni İsrail kültürünü de benimsediler. Alt kültürden gelen gelenekler İsrail kültürü ile birlikte pratik edilerek kültürel yabancılaşmanın önüne geçildi. Yanlız Mizrahiler ne yazık ki bunda başarılı olamadılar çünkü onların kültürü utanç verici olarak görüldüğünden ve alt sınıf proleter kısma dahil olduklarından kendi alt kültürlerini yeni İsrail kültürü ile birleştiremediler. Örnek vermek gerekirse Mizrahi bir sanatçı eğer kendi çalışmalarını yüksek batı kültürüne uygun şekilde yaparsa toplum tarafından kabul görüyor ve destekleniyordu. Mizrahi müziği ise düşük kaliteli görülüyor ve Mizrahiler arasında çok popüler olsa da İsrail toplumunda kabul görmüyordu.

 

Siyonist düşüncenin aşıladığı etnik kökeni ne olursa olsun Yahudilerin bir arada ve karışık bir şekilde yaşaması fikrinin aksine birçok Yahudi gibi Mizrahiler de hala kendi etnik kökenlerinden olan insanlarla beraber yaşıyor. Çoğu Mizrahi gelişmekte olan kasabalarda (devletin de bir politikası olduğundan)  veya kentlerin fakir mahallelerinde yaşamaktadır. Yerleşimlerdeki bu ayrılık doğal olarak eğitimde de ayrılığı getirmektedir.  

 

Din ise iki etnik yapıda ki ayrımcılığın kurumsallaştığı tek alan. İsrail hukukuna göre devlette iki tane hahambaşı bulunuyor. Ayrıca yerel yönetimlerde etnik gruplardan biri yerel nüfusun üçte birlik kısmına denk geliyorsa iki tane haham bulunmak zorunda. Sinagoglarda etnik ayrımın açık bir şekilde görülebileceği dini yerler arasında. Ultra-Ortodokslar arasında etnik ayrım had safhada bulunurken, gelenekçi dindarlar arasında da gayet fazladır.

 

İki etnik grup arasında karışık evlilikler söz konusudur ve her yıl yeni evlenenlerin dörtte biri kadarı bu gruba dahildir. Bu tür evlilikler etnisiteler arasında hoşgürüyü, saygıyı ve eşitliği sadece evlenenler arasında değil aynı zamanda onların arkadaş çevrelerinde de artırmaktadır. Diğer taraftan aynı etnisite içinde olan evlilikler (Örnek olarak ülkeleri farklı olan iki Aşkenazın veya Faslı bir Mizrahi ile Iraklı bir Mizrahi’nin evlenmesi) her yıl olan evliliklerde %50 den fazla bir yüzdeye sahiptir. Bu tür evlilikler ise farklı etnisiteler arasında ki sınırları daha da keskinleştirmektedir.

 

İsrail politikası 80’li yıllardan beri iki gruptan oluşmaktadır. Sağ kanat Likud’un öncülüğünde olmakla beraber içine dindar partileri ve radikal sağ kesimi alır. Sol kanat İşçi Parti’sinin önderliğinde olmakla beraber Siyonist Sol (Meretz) ve Arap partilerini içine alır. Daha önce de belirtildiği üzere Mizrahiler 1950’lerde yaşanan travmalar ve sorunlardan dolayı İşçi Parti’sini suçladıklarından dolayı daha çok Sağ partilere ve özellikle Likud’a destek verirken, Aşkenazların çoğunluğu İşçi Parti’sini destekler. Mizrahiler Knesset’te (İsrail Meclisi) neredeyse %50’ye yakın milletvekiliyle temsil edilmişlerdir. 1998-2001 yılında kabinenin ve milletvekillerinin yarısı Mizrahi kökenliydi. Şuan ise 108 Yahudi milletvekilinden 64’ü Aşkenazi ve 39’u Mizrahidir (5 tanesinin aileleri karışık kökenlerden). Mizrahiler devletin yüksek konumlarında bulunmuş hatta Cumhurbaşkanlığı (İsrail’de Cumhurbaşkanlığı sembolik bir görev olsa da) görevine bile gelmişlerdir. Sahip oldukları bu temsil gücüne rağmen güç dağılımında Mizrahiler ne yazık ki Aşkenazlarla eşit değillerdir. İki politik grubunda başını Aşkenazlar çekmektedir. İsrail’in ekonomisinden, dış politikasına kadar en önemli kararlar Aşkenazlar tarafından alınmıştır. Bölgeye uyum sağlamaktansa Batı’ya uyum sağlama politikalarını izleme, iç meselelerden ziyade barış sürecine odaklanma vb. hep Aşkenazların aldığı ve yönettiği kararlardır. Önemli toplumsal hareketlerin çoğu Aşkenazlarındır. Şu ana kadar hiç Mizrahi kökenli bir başbakan olmamıştır.

 

Yahudilerin Mizrahi, Aşkenazi veya geldiği ülkeye göre ayrışmaları İsrail demokrasisinde bölge bölge güçlenmelere sebep olmuştur. Bu da aslında şu ana kadar hiçbir partinin neden iktidara tek başına gelemediğinin göstergesidir. Aşkenaz ultra-Ortodokslar Agudat Israel ve Yahadut HaTora HaMeuhedet tarafında, Seferad ultra-Ortodokslar Shas tarafında, gelenekçi dindarlar HaBait HaYehudi etrafında vb toplanmıştır. Her grubun kendi bölgesi vardır.

 

Tam ve hakiki İsrailli önümüzde ki yıllarda da başarılı, laik Aşkenaz olarak kalmaya devam edecektir. Artan hoşgörü ve saygıya rağmen Mizrahi, Arap, ultra-Ortodoks vb. daha az İsrailli olmaya devam edeceklerdir.

 

Deniz EKİM

 

 

Referanslar:

1-  Tevrat, Çıkış (23:31)
2- Haim Hillel Ben-Sasson, A History of the Jewish People, 1969, s. 334
3- Tayyar Arı, Geçmişten Günümüze Orta Doğu Siyaset, Savaş ve Diplomasi, 2014, s. 242
4- İbranice Filistin bölgesine verilen isim
5- SETA, İsrail Siyasetini Anlama Kılavuzu, 2012, s. 14
6- Arı, age, s. 244
7- Aliya Yahudi kültüründe bir terim olmakla beraber Yahudilerin Filistin topraklarına gelmesini ve orada yaşamasını diğer bir deyişle başka topraklardan İsrail topraklarına göç etmesini belirtir. ‘Yükselme, yükseliş’ manasına gelir. Halaha (Yahudi din hukuku) ise aliyayı özfarkındalık olarak tanımlar. İbranice ‘yerida’ kelimesi aliyanın tam zıttı olarak İsrail’den başka bir ülkeye göç eden Yahudiler için kullanılır ve anlamı ‘düşüş, düşme’dir.
8- Arı, age, s. 256
9- http://www.pewforum.org/
10- http://www.pewforum.org/
11- http://www.timesofisrael.com/
12- Sami Smooha, “Jewish Ethnicity in Israel”, Jews in Israel: Contemporary Social and Cultural Patterns, 2003
13- Sami Smooha, “Jewish Ethnicity in Israel”, Jews in Israel: Contemporary Social and Cultural Patterns, 2003

Hakkımızda
x